Kahramanmaraş depreminde hangi ilde kaç kişi öldü hakkında daha bilinçli bir bakış için Kiru ekibinin hazırladığı yazıya başlayalım.
Kahramanmaraş Depremi, Toplumsal Düzen ve Siyasal Görünürlük
Deprem gibi büyük ölçekli yıkımlar yalnızca jeolojik olaylar değildir; aynı zamanda siyasal alanı, toplumsal düzeni ve iktidar ilişkilerini yeniden şekillendiren kırılma anlarıdır. Bir şehir yerle bir olduğunda mesele yalnızca “kaç bina yıkıldı” değildir; hangi hayatların nasıl kaybolduğu, hangi bölgelerin daha görünür olduğu, hangi kurumların nasıl tepki verdiği ve tüm bunların hangi anlatılar içinde anlamlandırıldığıdır. Bu bağlamda Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’nin modern siyasal hafızasında yalnızca bir afet değil, aynı zamanda bir yönetim sınavı olarak yer edinmiştir.
İl Bazında Can Kaybı ve Dağılımın Siyasal Anlamı
Resmî açıklamalar ve farklı kurumların derlemeleri, toplam can kaybını Türkiye genelinde 50 binin üzerinde göstermiştir. Ancak il bazında dağılım konusunda veriler zaman içinde güncellenmiş, kesinleşmiş rakamlar çoğu zaman farklı raporlar arasında değişkenlik göstermiştir. Bu nedenle aşağıdaki tablo, kamuya yansımış en yaygın yaklaşık dağılımları ve siyasal tartışmalarda referans alınan ölçekleri ifade eder:
En ağır kayıpların görüldüğü iller
Hatay, depremde en yüksek can kaybının yaşandığı il olarak öne çıkmıştır; tahminler yaklaşık 20 bin ile 25 bin arasında bir kayıp aralığına işaret etmektedir. Kentin tarihsel olarak yoğun yapılaşması, eski bina stoku ve sınır ticaretiyle şekillenen karmaşık kentsel dokusu bu yıkımın boyutunu artırmıştır.
Kahramanmaraş merkezli olmasına rağmen şehirdeki can kaybı Hatay’a kıyasla daha düşük olmakla birlikte yaklaşık 10 bin ile 12 bin arasında ifade edilmiştir. Bu durum, afetin merkez üssü ile en ağır toplumsal kaybın yaşandığı yer arasındaki farkı göstermesi açısından önemlidir.
Adıyaman’da yaklaşık 7 bin ile 9 bin arası, Gaziantep’te ise özellikle Nurdağı ve İslahiye ilçeleri üzerinden yaklaşık 3 bin civarında can kaybı rapor edilmiştir. Malatya’da bu sayı 1200 ile 1500 bandında değerlendirilirken, Osmaniye ve Diyarbakır gibi illerde bin civarına yaklaşan kayıplar kamuoyuna yansımıştır.
Bu rakamlar yalnızca sayısal veri değildir; her biri farklı bir kentsel politikanın, farklı bir denetim mekanizmasının ve farklı bir sosyal eşitsizlik rejiminin sonucudur. Deprem, bu eşitsizlikleri görünür kılan bir “büyüteç etkisi” yaratmıştır.
Kurumlar, Devlet Kapasitesi ve Krizin Yönetimi
Büyük afetlerde devletin kapasitesi yalnızca müdahale hızında değil, aynı zamanda koordinasyon gücünde ve bilgi üretme kapasitesinde de ölçülür. Türkiye örneğinde AFAD başta olmak üzere merkezi kurumların sahadaki performansı, yerel yönetimlerle ilişkisi ve sivil toplumla koordinasyonu yoğun biçimde tartışılmıştır.
Burada kritik soru şudur: Bir devlet, kriz anında ne kadar “merkezî”, ne kadar “yerel” olmalıdır? Aşırı merkezileşmiş bir yapı hızlı karar alabilirken, yerel bilgiye erişimde gecikebilir. Buna karşılık parçalı bir yapı koordinasyon krizine yol açabilir. Kahramanmaraş depremi, bu ikili gerilimi somut biçimde ortaya koymuştur.
Bilgi, veri ve görünürlük politikası
Can kayıplarının il bazında açıklanması meselesi bile başlı başına siyasal bir alandır. Çünkü veri, yalnızca teknik bir bilgi değil, aynı zamanda kamuoyu algısını şekillendiren bir araçtır. Hangi ilin ne kadar kayıp verdiği, hangi bölgenin “daha fazla zarar gördüğü” algısını üretir ve bu da kaynak dağılımından siyasi sorumluluk tartışmalarına kadar geniş bir alanı etkiler.
İdeoloji ve Afet Anlatılarının Kuruluşu
Her büyük felaket, aynı zamanda bir anlatı mücadelesidir. İdeolojiler burada yalnızca parti politikaları düzeyinde değil, daha derin bir anlamda devreye girer: toplumsal acının nasıl yorumlanacağı, kimin sorumlu görüleceği ve hangi çözüm yollarının meşru kabul edileceği ideolojik çerçeveler tarafından belirlenir.
Deprem sonrası süreçte “kader”, “ihmal”, “yapılaşma politikaları”, “imar affı” gibi kavramlar etrafında şekillenen tartışmalar, aslında farklı siyasal dünya görüşlerinin çatışmasını yansıtmıştır. Bu noktada meşruiyet, yalnızca seçimle elde edilen bir yetki değil, aynı zamanda kriz yönetimindeki performans üzerinden sürekli yeniden üretilen bir olgudur.
Yurttaşlık, Katılım ve Toplumsal Dayanışma
Afet dönemlerinde yurttaşlık pratikleri değişir. Normal zamanlarda seçimler, oy verme davranışı ve temsil ilişkisi üzerinden tanımlanan yurttaşlık, kriz anlarında doğrudan dayanışma, gönüllülük ve yardım ağları üzerinden yeniden kurulur.
Burada katılım kavramı kritik hale gelir. Katılım yalnızca siyasal süreçlere dahil olma değil, aynı zamanda yaşamı yeniden kurma süreçlerine aktif olarak dahil olmaktır. Deprem sonrası sahada oluşan gönüllü ağlar, bağımsız yardım organizasyonları ve sosyal medya üzerinden örgütlenen dayanışma pratikleri, klasik devlet-yurttaş ilişkisinin ötesinde bir toplumsallık üretmiştir.
Ancak bu katılım biçimi aynı zamanda bir soruyu da beraberinde getirir: Devletin kurumsal kapasitesi zayıfladığında yurttaş dayanışması onun yerini ne ölçüde doldurabilir?
Demokrasi, Hesap Verebilirlik ve Siyasal Sorumluluk
Demokratik rejimlerde afetler yalnızca teknik krizler değil, aynı zamanda hesap verebilirlik testleridir. Yapı denetim sistemleri, imar politikaları, belediye-iktidar ilişkileri ve merkezi yönetim koordinasyonu bu testin parçalarıdır.
Deprem sonrası süreçte en çok tartışılan konulardan biri, yapılaşma süreçlerinde geçmişte verilen imar aflarının ve denetim eksikliklerinin yarattığı sonuçlardır. Bu tartışma, demokrasi teorisi açısından önemli bir noktaya işaret eder: Demokratik karar alma süreçleri yalnızca seçim anıyla sınırlı değildir; aynı zamanda uzun vadeli kamusal risklerin nasıl yönetildiğini de içerir.
Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, Japonya gibi yüksek deprem riskine sahip ülkelerde sıkı yapı denetimi ve kurumsal şeffaflık, can kayıplarını azaltıcı bir etki yaratmaktadır. Buna karşılık, kurumsal zayıflığın ve denetim boşluklarının olduğu toplumlarda doğal afetler daha yıkıcı toplumsal sonuçlar doğurabilmektedir.
İktidar İlişkileri ve Krizin Yeniden Üretimi
Afetler, iktidarın yalnızca devlet düzeyinde değil, bilgi üretimi, medya söylemi ve toplumsal algı düzeyinde de nasıl işlediğini görünür kılar. Hangi bilgilerin ne zaman paylaşıldığı, hangi görüntülerin dolaşıma girdiği ve hangi anlatıların baskın hale geldiği, güç ilişkilerinin bir parçasıdır.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz hale gelir: Bir toplum, felaketi yalnızca doğal bir olay olarak mı görür, yoksa onu siyasal bir süreç olarak mı okur?
Bu sorunun yanıtı, aynı zamanda o toplumun demokrasi kalitesiyle de yakından ilişkilidir. Çünkü siyasal okuma kapasitesi, hesap sorma mekanizmalarının gücünü belirler.
Sonuç Yerine Açık Uçlu Sorular
Deprem sonrası ortaya çıkan tablo, yalnızca yıkılmış şehirlerin değil, aynı zamanda yeniden düşünülmesi gereken siyasal yapıların da haritasını sunar. Kurumların kapasitesi, ideolojik anlatıların gücü ve yurttaşlık pratiklerinin dönüşümü bu haritanın temel bileşenleridir.
Şu sorular hâlâ masada durmaktadır:
Bir toplum, afet riskini azaltmayı neden siyasal bir öncelik haline getirmekte zorlanır?
meşruiyet yalnızca seçim sonuçlarıyla mı ölçülmelidir, yoksa kriz yönetimindeki başarı da bunun bir parçası mıdır?
Yurttaşların katılım kapasitesi, devletin eksik kaldığı alanlarda kalıcı bir alternatif oluşturabilir mi?
Ve en önemlisi: Doğal bir afet, ne zaman tamamen “doğal” olmaktan çıkar?
Bu soruların kesin yanıtları yoktur; ancak her biri, toplumsal düzeni yeniden düşünmek için bir başlangıç noktasıdır.
Bu rehberin sonuna geldik; Kiru sayfasında Kahramanmaraş depreminde hangi ilde kaç kişi öldü hakkında daha fazlasını bulabilirsiniz.