Kayseri’de Bir Gün ve İçimde Biriken Taşlar
İlgili Makale: Öllüğün körü yemeği hikayesi nedir ?
Kayseri’nin sabahları hep biraz sert başlar. Rüzgâr Erciyes’in eteklerinden inerken yüzüme çarpıyor, sanki “uyan” demiyor da “dayan” diyordu. Yirmi beş yaşındayım ve bu şehirde büyüdüm. Günlüklerimde hep aynı şeyleri yazdığımı fark ediyorum son zamanlarda: yarım kalmış hayaller, ertelenmiş planlar, içimde büyüyen bir mimari merak.
O sabah yine Erciyes’in beyazına bakarken aklımdan geçen ilk şey, şehirlerin de insanlar gibi bir karakteri olduğu oldu. Kayseri sertti ama dürüsttü. Tıpkı taş yapılar gibi… Belki de bu yüzden mimarlık hep içimde bir yere dokunuyordu. Çünkü bir şey inşa etmek, aslında kendini onarmak gibi bir şeydi.
Taşların İçinde Kaybolduğum Gün
Bir gün, şehrin eski çarşısında yürürken bir kitabın sayfaları arasında kayboldum. Elimde eski bir mimarlık dergisi vardı. Rastgele açtığım sayfada bir isim: Mimar Sinan.
O an durdum. İnsan bazen bir isme değil, o ismin taşıdığı ağırlığa çarpar ya… İşte öyle oldu. Sinan’ın yaptığı camilerin fotoğraflarına baktım. Süleymaniye’nin gölgesi sayfanın üzerine düşmüş gibiydi. İçimden garip bir şey geçti: “Ben neden böyle bir şey yapamıyorum?”
O soru acıtmadı sadece, aynı zamanda bir şeyleri uyandırdı. Çünkü Kayseri’den çıkıp İstanbul’a uzanan bir ustanın hikâyesi, bana kendi küçüklüğümü değil, ihtimalimi hatırlattı.
O gün defterime şunu yazmışım:
“Bir taş bile doğru yere konursa ölümsüzleşiyor. İnsan neden konamıyor?”
İstanbul’a İlk Kaçışım
Bir hafta sonra İstanbul’a gittim. Kaçmak mıydı, yoksa yaklaşmak mı bilmiyorum. Sadece içimdeki sıkışmayı açmak istiyordum.
Sultanahmet Meydanı’na vardığımda kalabalığın içinde kayboldum. Ayasofya’nın gölgesi yere düşerken, gökyüzü sanki daha düşük bir tavana dönüşmüştü. O an mimarlığın sadece bina yapmak olmadığını anladım. Bir şehir, insanın ruhuna tavan yapabilirdi.
Orada bir rehberin sesini duydum: “Bu yapının temelinde Mimar Sinan’ın dokunuşları vardır.”
Yine o isim.
Sanki hayat bana sürekli aynı taşı gösteriyordu.
Sinan’ın Sessizliği
Mimar Sinan hakkında okudukça şunu fark ettim: O, sadece cami yapmamıştı. Bir düşünce sistemi kurmuştu. Su gibi akan, ağırlığı olmayan ama yıkılmaz bir sistem…
O an içimde bir kıskançlık değil, daha çok bir hayranlık ve eksiklik hissi oluştu. Çünkü ben daha odamı bile düzenleyemezken, o şehirler kurmuştu.
İstanbul’da yürürken not aldım:
“Bazı insanlar taşla konuşur. Ben henüz kelimelerle bile barışamadım.”
Kayseri’ye Dönüş ve İçimdeki Boşluk
Geri döndüğümde Kayseri aynıydı. Ama ben aynı değildim. Şehir değişmemişti ama bakışım değişmişti. Her köşe başı artık bir yapı değil, bir fikir gibi görünüyordu.
Bir akşam dedemle otururken eski evlerin hikâyelerini anlattı. Selçuklu taş işçiliğinden bahsetti. O sırada aklıma bir başka isim geldi: Mimar Kemaleddin.
Onun yaptığı yapıları internetten aradım. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin tam ortasında duran bir çizgi gibi… Ne tamamen eskiydi ne de tamamen yeni. Tıpkı benim gibi.
O gece uzun süre uyuyamadım. Çünkü içimde garip bir düşünce büyüyordu: “Ben de iki dünya arasında sıkışmış gibiyim.”
Bir Öğrencinin Sessiz Mücadelesi
Bir süre sonra mimarlıkla ilgili daha çok okumaya başladım. Kitaplar, çizimler, eskizler… Ama en çok beni etkileyen şey, insanların o yapıları yaparken yaşadığı duygulardı.
Bir kitapta Sedad Hakkı Eldem’in modern Türk mimarisine yaklaşımını okudum. Gelenekle moderni bir arada tutma çabası… Sanki iki farklı sesi aynı şarkıda buluşturmak gibiydi.
O an kendime şunu söyledim:
“Belki de mesele büyük olmak değil, doğru şeyi doğru yerde hissetmek.”
Ama yine de içimde bir eksiklik vardı. Çünkü hissetmek yetmiyordu, yapmak gerekiyordu.
Bir Hayalin İçine Düşmek
Bir gün üniversite kütüphanesinde eski çizimlere bakarken Turgut Cansever ismine rastladım. Onun şehir anlayışı beni en çok sarsan şey oldu.
“Şehir, insanın ruhunu büyütmelidir.”
Bu cümleyi okuduğumda defalarca tekrar ettim. Kayseri’de yürüdüğüm sokaklara baktım sonra. Bazıları büyütüyordu, bazıları daraltıyordu. Ama en çok daraltan şey şehir değil, benim içimdeki sıkışmışlıktı.
O gün defterime uzun bir şey yazdım:
“Belki de ben bir şehir kurmak istemiyorum. Belki sadece içimdeki şehri genişletmek istiyorum.”
Gece ve Taşın Konuşması
Geceleri Kayseri daha sessiz olur. O sessizlikte bazen kendi nefesimi bile duyarım. Bir gece dışarı çıktım. Erciyes uzakta karanlıkta bir gölge gibi duruyordu.
Telefonumda Sinan’ın camilerinin fotoğraflarına baktım. O an şunu hissettim: İnsan bazen kendini küçük hisseder ama bu küçüklük ezici değil, yönlendirici olabilir.
O an sanki taşlar konuştu:
“Sen de başla.”
Ama başlamanın ne olduğunu bilmiyordum. Çizmek mi, okumak mı, yoksa sadece yürümek mi?
İçimde Büyüyen Mimari
Zaman geçtikçe fark ettim ki mimarlık sadece binalar değil, bir bakış biçimiymiş. İnsanları, sokakları, ışığı, gölgeyi bile farklı görmeye başlıyorsun.
Bir gün Kayseri’de eski bir Selçuklu yapısının önünde durdum. Taşların üzerindeki desenlere baktım. Sanki her biri bir cümleydi ama ben dili bilmiyordum.
O an içimde bir umut doğdu. Belki de öğrenebilirdim.
Ve belki de mesele, bir gün benim de bir taşın üzerine adımın değil, düşüncemin işlenmesiydi.
Son Değil, Başlangıç Gibi
Bugün hâlâ Kayseri’deyim. Aynı sokaklarda yürüyorum. Ama artık şehir bana daha farklı görünüyor. Her bina bir hikâye, her duvar bir geçmiş taşıyor.
Mimar Sinan’dan Turgut Cansever’e, Sedad Hakkı Eldem’den Mimar Kemaleddin’e uzanan o çizgi, bana bir şey öğretti: İnsanlar sadece yaşadıklarıyla değil, bıraktıklarıyla da var oluyor.
Ben ise henüz yolun başındayım. İçimde hâlâ eksik cümleler, yarım çizgiler var. Ama artık bu eksiklik beni korkutmuyor.
Çünkü artık biliyorum: Taşlar bile zamanla şekil alıyor. Ve belki de insan, en çok şekil alırken kendine yaklaşıyor.
Umarız “Ünlü Türk mimarlar kimlerdir” ile ilgili aklınızdaki sorulara yanıt bulabildik. Kiru ekibinden sevgilerle!